MEVLEVİLİĞİN SULTÂN VELED KOLU: TARÎKAT-I IŞKIYYE-İ VELEDİYYE-Yİ CELÂLİYYE


Hülya Küçük, Prof. Dr.

Sultan Veled’in (623/1226−712/1312) Mevlevilikteki yerini Menâkıbu’l-Ârifîn’de anlatılan şu olayı anlatarak başlamak istiyoruz. Olay, sadece bir menkıbe olabilir ama Eflâkî’nin konuyla ilgili yorumu sebebiyle buraya almakta bir beis görmüyoruz: Birgün Mevlânâ, medresenin sofrasında, gençlik çağındaki Sultân Veled sağ, diğer oğlu Alâeddîn de sol tarafında otururken, ğayb âleminden yeşiller giymiş iki şahıs gelir ve Sultân Veled’in elinden tutup götürürler. Bir süre sonra onu geri getirdiklerinde “Bu genç Bahâ Veled’in (k.s.) neslinin devâmı için lâzımdır” derler. Sonra Alâeddîn’i götürürler ama geri getirdikleri zaman bir şey söylemezler. Halkın feryatlar içinde ne olduğunu sormaları üzerine Mevlânâ: “Bahâeddîn’i bizim soyumuzun devâmı için bir süre dünyâda tutacaklar. Fakat Alâeddîn’i çok tutmayacak, yakın zamanda götürecekler” buyurur.  Eflâkî, bu olayı yorumlarken, Alâeddîn’in gerçekten de fazla sürmeden Şems-i Tebrîzî (ö.645/1247) olayında çarpılıp öldüğünü, Sultân Veled’in temiz bir kalple yıllarca yaşadığını ve “Çocuk, babasının sırrıdır” hadîsinin,[1] sanki özellikle Sultân Veled için irâd edildiğini söyler.[2] Biz burada onun sadece Mevleviliğin kollarının oluşturulması “ husussuna açıklık getirecek vaktimiz olacaktır.

Babasının yolunu takib etmeğe çalışan, fazla coşkusu yokmuş gibi görünen Sultân Veled,[3] babasının yanı sıra onun da yönlendirmesi ile Şems-i Tebrîzî’nin  mürîdi olmuştu ve o da Şems-i Tebrîzî gibi coşkun ve fütûrsuz olabilirdi. Ancak olmadı ve şiirlerinde dahī zâhirle bâtını uyuşturmaya çalıştı ve aşırılıklardan sakındı.   Bu durumun, Mevlevîlkte Şems Kolu – Veled Kolu diye bir ayrımının ortaya çıkmasına sebeb olduğunu söyleyenler ve  Şems-i Tebrîzî’nin yolunu “Tarîkat-ı Işkıyye-i Şemsiyye-i Celâliyye”, Sultân Veled’in yolunu ise “Zühd” olarak tanımlayanlar vardır. Elinizdeki tebliğ, herhangibir şekilde bir ayrım yapmak gerektiğini, ama bu ayrımda tariflerin tersine çevrilmesi gerektiğini, yani Şems kolunun değil de Sultan Veled kolunun “Tarîkat-ı Işkıyye” olarak adlandırılması gerektiğini, onun coşkusunun Şems-i Tebrîzî’den fazla olduğunu, ama “temkin” sahibi, “ebu’l-vakt” bir sufi olarak halde bunu gayet maharetli bir şekilde sakladığını savunmaktadır.

Sultân Veled’in tasavvufî yönü hakkında, Gölpınarlı’nın anlatımıyla başlamak yerinde olur sanırız. Gölpınarlı onu anlatırken onun hem “fırsatları kaçırmayan girgin”, “mantıklı, temkînli, cidden enerjik bir er”, [4] heyecan ve aşkın geri planda olduğu “bir hayât adamı”dır;[5]  hem de rüyâlar ve kerâmetlere önem vermesi açısından “alabildiğine mistik bir zihniyete sahip oluşu” [6] hasebiyle “fikrî bakımdan daima mistik inançlara bağlandığı ve maddî hayâtıyla manevî hayâtı arasında bir tezat bulunduğu”nu söyler.[7]  Gölpınarlı’nın “mistik” kelimesini hangi anlama aldığını tam olarak bilemiyoruz ama, onun, kerâmetlere fazla önem vermeyen, bunların ancak zayıf kimseler için önemli olduğunu belirten bir yapısı olduğu vurgulanacaktır. Ayrıca, mistiklik, âşıklıkla daha yakından ilgilidir ve dolayısı ile, mantıklı ve temkînli hareket eden, heyecan ve aşkın geri planda olduğu bir teşkîlât adamının değil, Mevlânâ gibi heyecan ve coşku adamının sıfatı olsa gerektir. Rüya ve kerâmetlerden fazla etkilenmek ise, avâmın sıfatıdır.

Onun temkinli tasavvuf anlayışının, Mevlevîlkte Şems Kolu – Veled Kolu diye bir ayrımının ortaya çıkmasına sebeb olduğunu söyleyenler ve  Şems-i Tebrîzî’nin yolunu “Tarîkat-ı Işkıyye-i Şemsiyye-i Celâliyye”, Sultân Veled’in yolunu ise “Zühd” olarak tanımlayanlar olduğunu belirtmiştik.  Bazıları ise bu ayrımın gereksiz olduğunu vurgular. Bunlardan birisi olan Şeyh Gâlib’e (v.1799) göre böyle bir ayrımın izâhı mümkün değildir. [8] Zîrâ ona göre Sultân Veled, babasından önce Şems-i Tebrîzî’ye intisâb etmiş, hattâ Şems-i Tebrîzî bir gün: “Başımı Mevlânâ’ya, sırrımı Sultân Veled’e verdim” demiştir. [9] Öyleyse Veled yolunun Şems yoluna aykırılığı düşünülemez.  Hüseyin Vassaf’ın (v.1929) Sultân Veled hakkındaki şu sözleri onu diğer Mevlevîlerden farklı görmediğine işâret eder: “Müşarunileyh Hazretleri cezebât-ı İlâhiyye ile ekser evkatta vâle ve hayrân idi. Hâlât-ı galebât-ı şevk ve cezbeden müstağrak ıdı. Keyfiyet-i  câm-ı aşktan mestâne sıfat ıdı.”[10] Gölpınarlı’ya göre de, iki koldan değil de iki neş’eden sözetmek daha doğrudur; Mevlevîlik’te şube yoktur. Semâ‛ı son şekliyle tesbit eden Âdil Çelebi’ye (v.865/1460) “Pîr-i Sâni” ünvanı yerine sadece “Pîr” sıfatı  verildiği, semâ‛dan önce Itrî’nin (v. 1124/1712) rast bestesini mukabele’ye ekleyen kişi şube sâhibi sayılmadığı gibi, Itrî de “el-Müctehid fi’t-Tarîka” sayılmamış, hattâ bunları yapanların adları bile anılmamıştır. Böylece, Mevlevîlikte kol veyâ şube değil ancak “neş’e”lerden  söz edilir olmuştur: Mevlevîlerin bir kısmı tam ehl-i sünnettir, Nakşibendîlerin Hâlidî kolu kadar müteassıptır; bir kısmı tam imâmiyye mezhebine sahiptir; alevîdir, rinddir, aşka kul olmuştur.  Bizzat Mevlevîler ve diğer tarîkat erbâbı, mutaassıp olanlara “Veled Kolu”, alevî olanlara “Şems Kolu” demişlerdir.[11] Elinizdeki satırların yazarına göreyse durum bu kadar basit olmayıp çok daha müşkildir. Bu müşkili çözmek için önce, Şems-i Tebrîzî ile Sultan Veled arasındaki ilişkilerin ve Şems-i Tebrîzî’nin ona etkilerinin tarihî seyrine ve daha sonra da bazı konularda aralarındaki farklılıklara bir göz atmamız gerekecektir.



[1] Hadîs değildir. Keşfü’l-Hafâ’’da “İbrâhîm yaşasaydı nebi olurdu” sözünün hadîs olmadığı konusunu  incelerken “denilir ki çocuk babasının sırrıdır” sözünü de nakleder. Bkz. İsmâîl b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ’, 2 c., Beyrut, 1351/1932, II, 156.

[2] Eflâkî,  II, 803–4/ (Tercüme –1973), II, 211 (7/18).

[3] Krş. Gölpınarlı, Mevlevîlik, 204; Nihat S. Banarlı, “Sultân Veled, 1226–1312”, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Fasikül V, MEB, yy, ts, 323–25: 323.

[4] Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ‘dan Sonra Mevlevîlik (buradan sonra Mevlevîlik), İstanbul 1953,  38.

[5] Gölpınarlı, Mevlevîlik, , 39.

[6] Gölpınarlı, Mevlevîlik,  37.

[7] Gölpınarlı, Mevlevîlik, 38.

[8] Bkz. Gölpınarlı, Mevlevîlik, 208–09.

[9] Bkz. Abdurrahmân. Câmî, Nefehâtü’l-Üns. Evliyâ Menkıbeleri, Tr- Şerh Lâmiî Çelebi, Haz.S. Uludağ –M. Kara, İstanbul 1995, 646.

[10] Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ, haz..M. Akkuş – A. Yılmaz, I, İstanbul 1990, 320.

[11] Abdülbâki Gölpınarlı, Tasavvuf’tan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri (buradan sonra Deyimler ve Atasözleri),  İstanbul 1977, 314–5.

 

Devamı yakında Nefes Yayınları tarafından yayınlanacak olan “Sırrın Sırrı Sultan Veled” kitabında yayınlanacaktır.

Be Sociable, Share!