MENKIBELERİYLE SULTAN VELED

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Bahâeddin Muhammed Veled (1226-1312) Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin büyük oğludur. Dedesi Sultânü’l-Ulemâ’nın adını taşımaktadır. Yaygın adıyla “Sultan Veled” diye anılır.

“Sultan Veled”. İlk nazarda bu isim saltanatlı bir çağrışım yapar. “Sultan” kelimesin çeşitli mânâları var. Sultan, hükümdar demek. Sultan Selim gibi. Mânevî saltanatları sebebiyle bâzı din ve tasavvuf büyüklerine ve tarîkat pirlerine unvan olarak veriliyor, “Sultan Abdülkadir Geylânî” gibi. Ayrıca ilim ve sanat erbabının en büyüğü, en yücesi anlamında kullanılır: “Sultanü’ş-şuarâ“, “Sultânü’l-ulemâ” gibi.

Sözlükte “Veled” çocuk, oğul mânâsına gelir. Yani öyle özellikli bir anlamı yoktur. Ama isimlere değer katan müsemmâlarıdır, onu taşıyanlardır.

Sultan Veled’in ismi böyledir; mânâ sultanlığını hatırlatır, zihinde bir ihtişam duygusu uyandırır. Burada “Veled” sıradanlıktan çıkarak bir kudsiyet ve derinlik kazanır.

Bu tebliğde Eflâkî’de yer alan Sultan Veled portresi üzerinde duracağız.Menâkıbü’l-Ârifin‘deki Sultan Veled menkıbelerini ele alıp, onlar üzerinde bâzı yorum ve değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. (Sultan Veled menkıbeleri için bk. Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II, bölüm: VII)

Halvette neler oldu?

Sultan Veled yirmi yaşlarında iken babasından halvete girip çile çıkarmak için ricâda bulunur. Özel bir yer hazırlanır. Sultan Veled içeri girer ve kapısı kerpiçle örülür. Üç günde bir gelip kontrol ederler Kırk gün tamamlanınca kapıyı açarlar ve Sultan Veled nûra gark olmuş vaziyette dışarı çıkar.

Tasavvuf târihi ve kültürü içinde, rûhun nefse ve bedene galip gelmesini sağlamak için bu tür riyâzet ve çile uygulamaları meşhurdur. Ama tasavvuf eğitiminde bu şekildeki halvet uygulaması, olmazsa olmaz bir şart değildir. Nitekim ileriki yıllarda Mevlevîlik kurumlaşınca kırk günlük halvet tarzı yerine, bin bir gün süren ve hizmetle devam eden Mevlevî çilesi gelmiştir.

Bilindiği üzere, halvet sırasında çok az bir yiyecekle  yetinilir. Namaz, Kur’an okuma, tefekkür ve tezekkürle vakit geçirilir. İçe doğru yoğunlaşarak murâkabe hâlinde bir takım mükâşefe ve müşâhedeler beklenir.

Sultan Veled anlatır: “Halvetin otuzuncu gününden sonra gözümün önünden hiç ara vermeksizin yüksek dağlar gibi renk renk, yığın yığın nurlar geçti.. O nurlar arasında şu âyeti işittim: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا (Allah bütün günahları bağışlar-Zümer, 39/53) Bu ses fâsılasız can kulağıma ulaşıyordu. Bu sesin lezzetiylen kendimden geçiyordum. Ayrıca gözümün önüne kırmızı, yeşil, beyaz levhalar tutuldu; bu levhalarda: “Bizden yüz çevirmekten başka, senin bütün günahların affolunmuştur” yazılıydı.

Bunları dinleyen Mevlânâ heyecanla kendinden geçer. Daha sonra oğluna şöyle der: “Bahâeddin, gördüğün ve işittiğin gibidir. Belki daha da fazlası vardır. Fakat şeriat sınırını korumak için bu sırları gizli tut, kimseye söyleme. Çünkü bu eşek kuyruğundan farklı olmayan insanlar defsiz (çalmadan) oynarlar.”

Mevlânâ’nın bu hassâsiyetini anlamak zordur. Kendisi eserlerinde bu konularda, daha ileri seviyede beyanlarda bulunan birisidir.  Ayrıca Kur’an ayetleri açıktır:

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء

“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar” (Nisa suresi, 4/48)

لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا

“Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 39/53)

Kudsî hadiste “Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyrulur (Buhari, tevhid, 15).

Mevlânâ’nın endişesi şurada olabilir: Bu müjdeli beyanlara bakarak kolaycılığa kaçan avamdan kimseler, kulluk görevlerini ihmal edip gevşek davranabilirler. Samîmî müslümâna düşen dînin gereklerini yerine getirmeye çalışmak ve “korku ile ümit arasında” olmaktır. Ama bilgi ve irfandan yoksun bir kısım avam halkın varlığı da bir gerçektir.

Mesnevi’den:

“Sakın sultanın sırrını kimseye söylemeyesin ve şekeri de sineğin önüne dökmeyesin.” (Mesnevi, c. III, beyit: 20)

Avni Konuk bu beytin şerhini şöyle yapar: İlâhî sırların ehil olmayan kimselere söylenmesi uygun olmaz. Şeker gibi olan bu sır ve hakîkatlerin, sinek seviyesinde olan ve henüz rûhânî kemâle ermemiş bulunan sûret ehlinin önüne dökülmemesi gerekir. (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c.XI, s. 23)

Şems’in sırrını tevârüs

Hz. Mevlânâ’nın hayâtında Şems-i Tebrîzî’nin yeri önemlidir. Konya’yı terk edip Şam’a giden Şems’i geri getirmek üzere en güvendiği ve becerikli oğlu Sultan Veled’i, Şam’a gönderdi.

Yol boyunca derin sohbetleri oldu. 

Dönüşte Şems dedi ki: “Bende Hak vergisi olan iki hal, iki emânet vardır: Biri başım, öteki sırrımdır. Başımı tam bir teslîmiyetle Mevlânâ’nın yoluna fedâ ettim. Sırrımı ise Sultan Veled’e verdim.”

Bu sır nedir acaba? Şems’ten ona geçen sır; onun himmeti, bereketi, mânevî desteği olabilir. Şems’deki câzibe ve sır babası Mevlânâ’yı kendine çekmiş, onu alt üst etmiş, âdetâ onu yıkıp yeniden yapmıştır. Sultan Veled babasını en iyi anlayanlardan biriydi. Şems’e de onun gözüyle, onun gönlüyle bakmasını bildi. Böylece birçok sırra, mânevî incelik ve derinliğe mazhar oldu.

Bu sırrı Hz. Peygamber’den itibaren sürüp gelen, mürşidler vasıtasıyla aktarılan, îimanın tadını bulmaya ve kelime-i tevhîdin hakîkatini daha derinden anlamaya yarayan “himmet” ve “bereket” olarak anlamak da mümkündür. Hacı Bektaş’ın , genç Yunus’a buğday yerine vermeyi teklif ettiği “erenler nefesi / erenler himmeti” de bu kabilden olsa gerektir.

Erenlerin nazarı

Sultan Veled anlatır: Gençliğimde tesâdüfen birkaç gün babamın yüzünü görememiştim. Şevk ve hasretim son dereceyi bulmuştu. Bir ara beni istetmiş. Yanına vardım. Babam istiğrak içindeydi. Ateşli ateşli bana nazar etti, baktı. Öyle ki ikimiz de kendimizden geçtik. İkinci defa tekrar bana derin bir nazarla baktı. Yine kendimizden geçtik. Bir süre sonra üçüncü defa rahmet nazarıyla bana öyle baktı ki ben tamâmen kendimden geçmişim. Nihâyet kendime geldim.

Babam şöyle dedi: “Ben ilk defa Bahâeddin’e baktığım vakit, onda hiçbir varlıkta olmayan bir cemal ve hâl gördüm. İkinci sefer bakınca başında bir taç gördüm, güzellikte Süleyman’a dönmüştü. Üçüncü defasında ise kulağına zarif ve kıymetli bir küpenin takılı olduğunu gördüm.”

Sultan Veled buradaki sembolik dili şöyle yorumlar: “Onun bende gördüğü yüz güzelliğinin ve olgunluğunun hakîkati, onun bana bağışladığı sırlar ve mârifetlerdir.

Başımda gördüğü taç onun benim başıma saldığı inâyetin gölgesidir. Kulağımdaki küpe de benden vücûda gelen Celâleddin Arif’imizin sırrıdır. Benim bütün zâhir ve batınımdaki bilgiler o sultân-ı dinin bereketindendir.”

Menkıbemizde Mevlânâ’nın Sultan Veled’e nazarı nedir dersek: Nazarın tasavvufî anlamı sözlükte şöyle açıklanmış: “Hakk’ın nûru ile bakış, lütufkâr ve keremli bakış, teveccüh ile bakma.”

Tasavvuf eğitiminde söz konusu olan nazar sıradan bir bakış değildir. Nazar bir mânevî alışveriş ve eğitim vasıtası olarak görülür. Burada konuşmaksızın bir iletişimden söz edilebilir. “Velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını büyütmeleri gibi, nazarla yetiştirirler” denmiştir. Mürşidin müridlere bakışı ruhlarına tesir ederek onlara yeni bir şekil verir. Gönüllerini feyizle doldurur, ruhlarını olgunlaştırır. Öyle der Yunus Emre:

Erenlerin nazarı toprağı gevher eyler

Erenler kademinde  toprak olasım gelir.

Mevlânâ Hüdavendigâr bize nazar kıldı

Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.

*

Çelebi Hüsâmeddin’e saygısı

Bir gün Sultan Veled’in üvey annesi Kira Hatun, Çelebi Hüsâmeddin ve Sultan Veled birlikte sohbet etmektedirler. Kira Hatun söz alır: “Bu gece rüyamda Mevlânâyı gördüm. Bir anka kuşu gibi doğu ve batıdan doğarak kanatlarını açtı ve Sultan Veled’i kanatları altına aldı. Sultan Veled nereye gidiyorsa Mevlânâ da onunla beraber gidiyordu” der.

Çelebi Hüsâmeddin “Bu rüya içinde ben de olsaydım” diye düşünür. Kıskanma ve imrenme duyguları arasında gidip gelir. Bunu hisseden Sultan Veled şu yorumu yapar:

“Bu mübârek rüyânın tâbiri şöyledir: Bir kuş, yumurtadan çıkan zayıf civcivi yetiştirmek istediği vakit, dâimâ onu kendi kanatları altında sıcak tutar. Tam bir ihtimamla ona bakar ve dâimâ onun etrafında dolaşır. Yerden tâne toplamasını ona gösterir. Nihayet tüylenip kanatlandıktan sonra onu yuvasından çıkarıp havaya uçurur. Piliçlerini kemâle erdirip uçurunca etrafında daha az dolaşır ve artık onunla meşgul olmaz.

İşte Çelebi hazretleri de o doğan kuşunun yetişmiş yavrusudur ve dâimâ kanatları açık olarak uçmaktadır. Biz ise bu ten yumurtası içinde kalmış zayıf yavrularız. Tabiî, Hüdavendigârımız bizim rûhumuzu terbiye etmekle meşguldür. Bizi olgunluğa ve menzile eriştirmek için etrâfımızda dolaşıyor.”

Bu izah hem onun tevâzuunu, hem de pratik zekâsını gösterir.

*

Mevlânâ’ya halef olma konusunda, Çelebi Hüsâmeddin’le Sultan Veled arasında bir rekabetin varlığı beklenmişse de, Sultan Veled buna asla izin ve imkân vermemiştir. Çelebi’ye vefâtına kadar hürmette kusur göstermemiş ve bunu hep samîmiyetle yapmıştır.

Mevlânâ Celâleddin vefat ettiğinde Sultan Veled 47 yaşındadır. Yani olgunluk çağlarındadır. Babasının yerini alması gayet normaldir. Çevresi bunu arzu etmektedir. Çelebi Hüsâmeddin de öyle düşünür. Bütün bunlara, ve bu arada üvey anne Kira Hatun’un ciddî muhâlefetine rağmen, Sultan Veled bu makama Çelebi Hüsâmeddin’in geçmesini ricâ eder.  Bu konuda ısrarcı olur.

-“Sen babamın zamanında halîfemiz ve büyüğümüzdün, bundan sonra da öyle olacaktır. Sen Hüdâvendigâr’ın yâdigârısın. Halîfelik sana yaraşır” der ve Hüsâmeddin bu görevi kabul eder.

Sultan Veled’in Hüsâmeddin’e saygısı içten ve devamlıydı, vefâtına kadar (1284) onbir yıl aynı tavrı devam ettirdi. Ölümü yaklaşınca büyük üzüntüye kapıldı.

-“Siz göçtükten sonra benim canımın mûnisi kim olacak. Kimle hemhal olacağım? Rûhumun gıdasını kimden alacağım?” diye sızlandı. Çelebi onu tesellî etti. Üzülmemesini, zorlandığı durumlarda rüyasına girerek mânevî desteğinin devam edeceğini söyledi. Nitekim İbtidâname‘de Sultan Veled böyle rüyâlarından söz eder.

Bilindiği üzere Sultan Veled’den sonra Mevlevîlik’te şeyhlik, soy takip eder hâle geldi. Hep Mevlânâ neslinden gelenler şeyh oldu. Bunun faydaları yanında yer yer zararları da görüldü. Bazen küçük yaştaki çelebilerin bu mevkiye getirilmesiyle çocuk şeyhler makama geçti.

O’nu görür gibi yaşamak

Birgün Sultan Veled medresenin damını tâmir ettirmektedir. Bunun için Rum işçiler tutmuştu. İşçiler damın üzerinde harç karmaktayken Sultan Veled ne yapıyorlar diye bir ara onların çalışmalarına bakar. İşçilerden biri bunu fark edince arkadaşlarına seslenir. -“İyi çalışın. Efendi bize bakıyor!” der. İşçiler gayrete gelip iyi bir iş çıkarırlar. Sultan Veled çok memnun kalır, usta ve amelelere yemek ikram eder, bol bol bahşiş verir.

Asıl önemlisi, işçilerin “efendi bize bakıyor” deyip iyi çalışmaları, ona meşhur Cibril hadîsini hatırlatır. Bu hadiste îman ve islâmdan sonra ihsan şöyle târif edilir:

“İhsan senin Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor.” (Buhârî, iman, 37)

Sultan Veled bu hadîs-i şerîfe  yorum getirip genelleştirir. “Samîmî âşık bir kul, bütün hallerinde kendisini Allah’ın gözetlediğini bilir. O buna kalpten inandığı vakit Hakk’ın sonsuz inâyetine mazhar olur. Onu ebedî hidâyet ve kemalle nurlandırır. O halde ona göre çalışıp gayret göstermek gerektiğini gör ve anla.”

Sultan Veled’in tıpkı babası Mevlânâ gibi, günlük hayattan ve sıradan gibi görünen hadiselerden hikmetli ve son derece etkileyici sonuçlar çıkardığı görülür. Olaylara ibretle, tefekkürle ve tevhidci nazarla bakmak bu mâneviyat büyüklerinin bir özelliğidir.

Konya’ya övgü

Mevlânâ’nın sağlığında birgün Meram mescidi tarafına gidilir. Coşkulu bir semâ yapılır. Mevsim bahardır. Ruhlar cûşu hurûş içindedir. Sultan Veled yamaçtan Konya’yı seyrederken coşku dolu duygularla şöyle der:

-“Sübhanallah! Bu  Konya şehrinin ne güzel manzarası var, sanki onun manzarasından nurlar ışıldıyor.” Bunun üzerine Mevlânâ şöyle buyurur:

-“Evet, vallahi bizim Konya çok mes’ut ve mübarek bir şehirdir. Müritlerin huzûrunda  onu sana bağışladım.”

Mevlânâ sözlerine devam eder:

“Bahâeddin bizim mübârek türbemiz, babam Bahâ Veled’in kabirleri, çocuklarımız bizden sonra gelenler, muhiplerimiz ve arkadaşlarımız bu şehirde bulundukça bu ülke zeval bulmayacak ve bu şehre yabancının atının ayağı basmayacak. Bu halkın üzerine düşmanın kılıcı çekilmeyecek, burada düşman kan dökmeyecek.”

Bu sözler vücud buldu:

Sultan Veled dirâyetli ve becerikli bir hayrül halef olarak Mevlânâ türbesinin ilk nüvesini oluşturdu. Burası zaman içinde büyük bir külliye haline geldi. Belki de bu âşıklar kâbesinden yayılan ruh ve mâneviyetin de etkisiyle, Konya şehri hep emîn bir belde oldu. Güven ve huzur dolu bir mübârek şehir olarak varlığını devam ettirdi.

Bunların farkına varmamız ve lâyık olmaya çalışmamız dileğiyle.

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

medeci42@yahoo.com

Be Sociable, Share!