SULTAN VELED’İN DİVAN’INDA ŞEHİRLERE YAZDIĞI MEDHİYELER


Doç.Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

Hz. Mevlâna’nın fikirlerini ve yolunu takip edip Çelebi Hüsâmeddin ve diğer dostların yardımıyla kurumsallaştıran Sultan Veled eserleriyle de babasının izinden gitmeye çalışmıştır. Hz. Mevlâna’nın Mesnevî’sine nazire olarak İbtidânâme (Velednâme), Rebâbnâme ve İntihânâme adlarında üç mesnevî kaleme alan Sultan Veled, çoğunluğu gazel ve rubailerden meydana gelen, içinde Farsçanın yanı sıra az sayıda Türkçe, Arapça şiirler ve Rumca beyitlerin bulunduğu bir divan da oluşturmuştur.[1] Ayrıca Maârif adlı mensur eseri de babasının Fîhi mâfîh’ine, dedesi Sultanü’l-Ulemâ’nın ve Seyyid Burhâneddin-i Tirmizî’nin aynı adlı eserleri Maârif’lerine bir nazîre niteliğindedir.

24 Nisan 1226 günü Mevlâna ailesinin ilk evladı olarak Karaman’da dünyaya gelen Sultan Veled’e dedesinin adı “Muhammed Bahâeddin” adı verilir. Üç yaşında aileyle birlikte Konya’ya gelir. Burada annesi Gevher hatunu küçük yaşta kaybeden Sultan Veled, yedi yaşında iken kardeşi Alâeddin Çelebi ile birlikte babaları Mevlâna ile birlikte ziyaret için gittiği Karahisar Kalesi’nde (Afyonkarahisar) sünnet ettirilir ve yapılan düğünde Sultan Alâeddin Keykubad da hazır bulunur. Bu arada annesiz kalan Sultan Veled daha çok babasının derslerine devam ederek onun yanında bulunurken, bir yaş küçüğü Alâeddin Çelebi de daha çok anne tarafından dedesi Şerafeddin ve anneannesi Kerâ-yı Bozorg’un (Büyük Kera) mahiyeti ve bakımına verilir, onların Meram bağlarındaki evlerinde büyümeye başlar.

İki kardeş eğitim çağı gelince babalarının isteğiyle Şam’a eğitim için gönderilir. Fakat kardeşlerin bu şehirlerde kaç yıl kalıp, hangi eğitimleri aldığı ise kaynaklarda yer almaz. Ancak yanlarında dedeleri Şerafeddin’in de olduğu Mevlâna’nın bir mektubundan anlaşılmaktadır.[2] Konya’ya dönüşlerinden sonra ise Sultan Veled babasının yanından hiç ayrılmaz ve öğrendiği zahirî ilimlerin mânâsını 1244-1247 yılları arası babası ve Şems-i Tebrizî’nin “sohbet”lerine hizmetle hemhâl olarak ilk aşk ateşinin şûlelerini ta gönlünün derinliklerinde hissetmeye başlar. Ancak bu 3 yıllık dönemde Mevlâna için ayrılık olarak değerlendirdiğimiz, ancak belki de Sultan Veled’in bu aşk ateşiyle artık yanmaya başlayacağı bir süreç vardır. Şems-i Tebrizî’nin Konya’dan ilk ayrılışının ardından Şam’da olduğu haberiyle babasının isteği üzerine onu getirmek üzere Şam’a giden Sultan Veled işte bu “emanet”i babasına getirirken saygıdan dolayı bineğe binmeyip ayaklarıyla zahirî yolu kat ederken, 18 yaşındaki gönlü ile de manevî makâmlara kanat çırpar.

İşte Sultan Veled günümüze ulaşan eserleri haricinde, kendisini “yakan” bu maddî-manevî yolculuktan aldığı “hâl”, daha sonra kayınpederi de olacak Selâhaddin-i Zerkûb’un çekingen ve tevazûlu üslubundan çıkardığı ders, Çelebi Hüsâmeddin’in itaatkârlığından öğrendiği “bağlanma” ve Baktemüroğlu Şeyh Kerimeddin’den de aldığı eğitimle günümüzde bu “mânâ yolu”nda uyulması gereken edeb hakkında bize dersler verir.

Bu dünyaya ait 86 yıllık hayatında 10’a yakın Selçuklu sultanı, İlhanlı -Moğol hanı ve valisi gören Sultan Veled Farsça divanında başta babası, Çelebi Hüsâmeddin, babasının ve Selçuklu sarayının doktoru Ekmeleddin Tabîb (Beyhekim) olmak üzere Selçuklu sultanlarını, vezirlerini, saray hânedanından bazı simalara övgü gazelleri yazmıştır.[3] Ayrıca divanda bulunan Ahî büyüklerine ve temsilcilerine yazdığı medhiyeler de kurucuları arsında olduğu Mevlevîlik Tarikatı (o dönemde Veledîlik) ile Âhilerin arasında iddia edildiği kadar bir mücadele olmadığının göstergesi olsa gerektir.

11 Kasım 1312 günü Konya’da Hakk’a yürüdüğünde, çocukluğunda kucağında uyuduğu, annesizliğini onunla gidermeye çalıştığı, gençliğinde yan yana durduklarında kardeş zannedilen babasının yanı başına, “oğul babasının sırrıdır” sözünün somut delili olarak sırlandı Sultan Veled. Kendisinden geriye sadece yazdığı eserleri bırakmadı; yüzyıllarca tarihe nakşolunacak edeb yolu zengin Mevlevîlik mirasını ve sülbünden gelen Mevlâna ailesini de emanet etti.

 Bu bildirimizde Sultan Veled’in divanını Prof.Dr. F. Nâfiz Uzluk’un 1941 yılındaki neşrini[4] esas alarak bu eserdeki Konya (2 kaside), Kayseri, Aksaray ve Kütahya’ya yazılan mehdiye gazelleri işlemeye çalışacağız.

Uzluk neşrinde, Sultan Veled’in şahıslara ve şehirlere yazdığı medhiyeler mensur olarak Türkçeye aktarılmış (s. 86-88), ancak biz günümüz Türkçesine daha yakın bir üslupla yeniden tercüme ettik. Ayrıca neşirdeki metinde پ چ گ gibi ayırt edilmeyen Farsça harfler bu bildiri metnimizde belirtilmiştir.

 

Cân şehri Konya

İskân bölgesi olarak M.Ö. 1000’li yıllardan beri tarihte var olan Konya,[5] Hititlerin (ve Etilerin) (M.Ö.1650-1200), Friglerin (M.Ö. 750-300) ve Büyük İskender’in doğu seferi sırasında (M.Ö. 334’den sonra) Yunanlıların meskeni olmuştur. Konya B. İskender’den sonra Selevkoslar (M.Ö. 312-238) aracılığıyla Romalıların eline geçmiş ve Hıristiyanlığın henüz ilk yüzyılında Aziz Pavlos (öl. M.S. 60?)’un misyonerlik çalışmaları neticesinde de bu dinin merkezlerinden biri olmuştur. Daha sonraki Bizanslılar döneminde ise (M.S. 395-1071) Romalılara göre daha sönük bir dönem yaşamıştır.[6]

1071’deki Alparslan’ın Malazgirt zaferiyle Anadolu’nun kapılarını aralayan Selçuklular, Kutalmış oğlu Süleyman kumandasındaki çevik ve korkusuz Oğuz askerleriyle 1073 (veya 1077) yılında Konya’yı fethetmiş ve son Bizans valisi Martavkost’u da esir alarak Konya’yı bir Türk-İslâm kenti yapmışlardır.[7] Artık Konya’nın adı da İslâm tarihçilerinin kullandığı Kuniyeh kelimesinin Türkçe fonetiğine uygunu olan Kunye; daha sonraları ise “Konya” olarak telâffuz edilecektir.

Konya ile özdeşleşmiş olmakla birlikte, Mesnevî’sinde Konya adı geçmeyen Hz. Mevlâna Eflâkî Dedenin eserine göre şöyle der:

“Bundan sonra Konya şehrine Medinetü’l-evliyâ (evliyalar şehri) lâkabını veriniz. Çünkü bu şehirde her kim dünyaya gelirse velî olur.”[8]

Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’inde ise bir gazelinde şu beyitlere yer vererek Konya’yı çağlar boyu edebî bir merkez hüviyetinde olan Semerkand ve Buhârâ şehirlerinden üstün tutar:

“ Sevgili bir an olsun eve gel; bir an olsun şu canımızı tazele 

Şu arkadaşları bir an olsun güldür; bir an olsun meclisimizi süsle;

Süsle de gökyüzü, gece yarısında güneşi apaçık görsün

Süsle de aşk ışığı, Konya’dan parlasın, bir anda Semerkand’a, Buhârâ’ya vursun…[9]

Mevlâna, yine bir tercî‘-i bendinin matlâ‘ beytinde de Konya adını zikrederek:

“Bugün Konya’da yüzlerce ay yüzlü güzel gülüp durmada…” der .[10]

Sultan Veled ise divanında son derece etkileyici bir gazelle Konya’nın yüzlerce şehir ve ülkeden daha da üstün olduğunu belirterek şu beyitleri söyler:

که زاده شما ز شهرِ جانید

ای مردم قونیه بدانید

مرغان زمانه را نمانید

چون لانۀ آن هُماست این شهر

درخلقت و خلق چون همانید

پرواز کنید چون هُمایان

بر جملۀ شهرها دوانید

چون خشر کنند شهرها را

درقیمت و قدر صد جهانید

پی شهر که هر یکی ازین کوی

چی زر که هزار گنج و کانید

هستید زر تمامِ هر یك

محظوظ ز گنجِ شایگانید

مخصوص برحمتِ الهید

در سرّ و صفت ز آسمانید

هر چند بصورت از زمینید

بی چترِ شهان جاودانید

در بندگی خدا فریدید

با حورِ روانه در جِنانید

دارید جَنانِ پاك و روشن

از پیر و جوان همه شهانید

ازخُرد و بزرگ اولیایید

افسوس و غَبین که بی نشانید

دیدی نظر ازشما نشانی

میداد خبر که جمله آنید[11]

گفتست ولد که والدِ من

“Ey Konya halkı! Can şehrinde doğduğunuzu bilin.

Bu şehir Hümâ kuşunun yuvasıdır. Siz de zamâne kuşlarına benzemeyin!

Hümâ kuşları gibi yaratılış âleminde ve halkın içinde uçun. Çünkü siz Hümâ’sınız.

Şehirleri bir araya toplasalar, bütün şehirlerden de üstünsünüz siz.

Hatta şehir de nedir? Bu şehrin mahallelerinin her biri kıymet bakımından yüzlerce âleme değer.

Her biriniz saf altınsınız. Hatta altın da nedir ki? Binlerce hazine, binlerce madensiniz.

İlâhî rahmetle özelliklenmiş; sizlere lâyık hazineden faydalanmışsınız.

Her biriniz, görünüş olarak topraktansınız; vasıf olarak ise gökyüzünden;

Allah’a kullukta eşsizsiniz; korunmaya ihtiyaç duymayan ebedî şahlarsınız.

Temiz, aydınlık cennetlere sahipsiniz; hûrîlerle, cennetlerde yol almaktasınız.

Küçüklü, büyüklü hepiniz evliyâsınız; genç, yaşlı hepiniz padişahlarsınız.

Göz, sizden bir iz görmek istiyordu. Ama ne yazık ki siz alâmetsizsiniz!

(Sultan) Veled demiştir ki; babam (Mevlâna) hakkınızda ne buyurmuşsa, siz öylesiniz.”

Sultan Veled Konya ile ilgili söylediği başka bir gazelinde de bu şehri maddî ve manevî bir başkent olarak niteleyerek şöyle der:

در خطّۀ روم تختگاهی

ای قونیۀ که پر سپاهی

تو بر سرِ شهرها چو شاهی

هر شهر بزرگ چون امیریست

تو بر سرِ اختران چو ماهی

هر قلعه چو اختریست تابان

تو مکه و کعبۀ الهی

چون حضرت شاه  ما گزیدت

و ا کنون تو ز تربه  در پناهی

بودت ز وجودِ شیخ رونق

ای قونیۀ دولتی و جاهی

ای قونیۀ جنتی و حوری

هم تو کمری و هم کُلاهی

هم پیرهنی و هم قبایی

هم منزل وصل  و هم که راهی

هم ساقی ما و هم شرابی

هم مایۀ گریۀ و آهی

هم معدن عشرتی و شادی

بس خُرد و حقیر همچو کاهی

ای مصر بپیش این چنین شهر

چون نور دو چشم در سیاهی

نور یست روان دران سوادش

دادست خدا دو صد گواهی

در حسن و لطافت نهادش

تا دفع شود ازو تَباهی[12]

در قونیه ای ولد نشین خوش

“Ey askerle dolu Konya! Sen Anadolu’nun başkentisin.

Her büyük şehir bir emir gibidir. Sen ise bütün şehirlerin başında padişah gibisin.

Her kale parlayan bir yıldız gibidir. Sen ise bütün bu yıldızların başındaki ay gibisin.

Çünkü bizim şâhımız (Mevlâna) seni seçti. Sen Mekke’sin ve ilâhî bir Kâbe (gibi)sin.

Evvelce Şeyhin (Mevlâna) varlığıyla parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin.

Ey Konya (hem) cennet (hem) hûrîsin sen! Ey Konya (hem) devlet (hem) makamsın sen!

Hem gömleksin, hem kaftan; hem kemersin hem de külâh!

Hem sâkîmizsin hem şarabımız; hem vuslat konağısın, hem de yol;

Hem eğlence ve mutluluk madenisin, hem de ağlama ve âh sermayesi!

Ey Mısır ülkesi! Böyle bir şehrin önünde saman çöpü gibi sen pek küçük pek hor kalırsın.

Karanlıkta (parıldayan) iki gözün ışığı gibi, onun siyah noktasında akıcı bir nûr var.

Allah onun yaratılışının güzelliğine iki yüz tanık vermiş.

Ey Veled! Konya’da rahatça otur da, oradan karanlık ve perişanlıklar defolsun.”

 

Seçilmiş kişilerin şehri Kayseri

Anadolu Selçuklularının önemli şehirlerinden biri olan Kayseri,  bu dönemde özellikle Seyyid Burhâneddin Tırmizî, Muîneddin Süleyman Pervâne ve eşi Gürcü hatunla birlikte Hz. Mevlâna’nın hayatında yer edinir. Eflâkî Dedenin nakline göre Hz. Mevlâna birkaç kez Kayseri’ye gitmiş, ancak ne kadar süreyle kaldığı belirtilmemiştir. Yine Şems-i Tebrizî de bu şehre gidenler arasındadır. Sultan Veled de bir kez Kayseri’ye gitmiş, orada Pervâne’nin açtığı bir medresede hazır bulunmuş ve vaaz vermiştir. Eflâkî Dede bu olayı etkileyici bir üslupla şöyle nakleder:

“Edîblerin sultanı Fahreddin-i Dîvdest rivayet etti ki: Müineddin Pervâne, Kayseri’de büyük bir medrese yapmıştı. Son gelen bilginlerin en faziletlisi olan Kutbeddin-i Şirazi’yi buraya müderris yapmak istedi. Dünyanın her tarafına haberciler gönderdi. Rum ülkesinin bütün ulularını çağırdılar. Alâmeddin Kayserî de, kendi nâibleri ile birlikte, bu toplantıya şeref vermesi ve Kutbeddinle mülakat yapması için, Sultan Veled’i davet etmeye gönderdi. Kutbeddin’i posta oturtma gününde bütün bilginler, faziletli kişiler, şeyhler, hakimler toplanmıştılar. Sultan Veled de başköşeye oturmuştu. Sultan Veled, o kadar mâna ve hakikatler söyledi ki herkes hayran kaldı. Hiç kimsenin bu sözler hususunda “nasıl” ve “niçin” diye sormaya mecali kalmadı. Sultan Veled bir müddet sonra, Kutbeddin’e: “Bundan sonra sıra sizindir” diye işaret etti. Umumî dersten sonra, tarif edilemez özel bir semâ yaptılar. Mecliste bulunan ulular, Pervâne’den, Sultan Veled’in vazetmesi için ricada bulundular. Sultan Veled, birkaç defa özürler diledi ve: “Bundan böyle, bizim sözlerimiz kürsüden söylenen sözlerden değildir. Halkın akıllan, o hakikatlerin inceliklerine erişmezler. Bu mânalar, onların aklını fikrini harap eder. Zahirî bilginlerin aşağı tabakanın anlaması için söyledikleri sözler ve deldikleri nadide inciler her bilginin malûmudur. Bütün din bilginleri onları kitaplardan öğrenirler” buyurdu. Fakat orada hazır olanlar tam bir samimiyetle ısrarda bulunup yalvardılar. O da nihayet cuma günü minbere çıktı. Mübarek sarığını eğri koyup oturdu. Tatlı sesli hafızlar âyetler okudu, güzel sesli mukrîler okuduklarını tamamladılar. Veled hazretleri de son derecede beliğ bir hutbede bulundu ve dua edip: “Şeyhim, imanım, kıblem, kuvvetim, seyyidim, senedim, mutemedim, cesedimde ruhumun mekânı, bu günümün ve yarınımın zahiresi, hakikati arayanların olgunlarının sultanı, Hak yolunun erleri arasında Tanrı’nın sırrı, mevlâm ve me’vam babam, Hakk’ın ve dinin celâli (Celâleddin)” der demez halk arasında bir çığlık ve kıyamettir koptu. Âşıkların feryadından yüce meclis meleklerinin coşuşu durdu. Pervâne, üzerinde bulunan elbiseleri parça parça etti. Mevlâna Kutbeddin-i Şirazî sarığını söküp yere attı. Mecliste bulunan bütün halk kalkıp başlarını açtılar. Kadınların ve erkeklerin gözlerinden sel gibi yaşlar aktı. Artık vaaza imkân kalmadı. Vaaz toplantısı bir semâ toplantısına döndü. Sultan Veled, sarığını doğrulttu, dua edip aşağı indi. Pervâne, elini öptükten sonra: “Bahaeddin hazretleri hiçbir söz söylemese, açıklamaya, anlatmaya girişmese de, onun Mevlâna’nın sevgili oğlu, onun sırrının çocuğu ve Sıddık-ı Ekber’in tertemiz neslinin özü olması yine keramet sayılmaya yeter. Bütün nasihat ve öğütlerin esası, onları sevmektir; bütün taatlerin hulâsası, dervişler hakkındaki gerçek itikadımızdır.O mübarek hanedana saygı göstermek, bütün mümin erkek ve kadınlara vâcib olan şeyler cümlesindendir. Bu kanatları yanmış miskin Pervâne’nin, o sultanın inayetinden mahrum kalmaması ve onun merhametine, inayetine ulaşmışlardan olması umulur” dedi.

Kıskanç şeyhler, Pervâne’nin yanında: “Bugün Mevlâna Bahaeddin’i büyük bir dehşet kapladı. Gerektiği gibi konuşmadı” diye Sultan Veled’in arkasından aleyhinde bulundular. Ulu şeyhlerden ve takvâ sahibi Tanrı yolunun yolcularından ilâhi fakîr şeyh Muhammed-i Selmastî buna itiraz edip: “Bu, şeyhlerin anladığı gibi değildir. Çünkü Sultan Veled önce çok özürler diledi ve: “Bizim sözümüz o minberden söylenen sözlerden değildir. Bizim sırlarımız kitap ilimlerine sığmaz” dedi. Siz sarığını eğri koyduğu vakit dünyanın birbirine girdiğini ve halktan bir kıyamet koptuğunu bütün insanların yüzlerini bu dünyadan öteki dünyaya çevirdiklerini, feryat ve figan baş gösterdiğini, mübarek sarığını doğrulttuğu vakit, mescidin cemaatinin hep birden sustuğunu görmediniz mi? Bu keramet, dünyada bulunanlar için kâfidir” dedi. Bunun üzerine hepsi sustular.”[13]

Sultan Veled Kayseri hakkında, belki de bu seyahati sırasında söylemiş olabileceğini tahmin ettiğimiz bir gazelinde bu şehrin yönetici ve ulularının adlarını tek tek anar. Ancak burada geçen bazı isimlerin kim olduğuna dair bir bilgiye ulaşmak tam olarak mümkün olamamaktadır.

هستند گزیده شاهِ مردان

در خَطَّۀ قیصریه می دان

در آخر گشت از فقیران

کو اولِ عمر بود عالِم

ازخار گذشت و شد گلستان

دانش خارست در رهِ فقر

ور جاهل بود شد خدادان

گر بود زمین فلك شد اکنون

تا فهم کنی حلاوت کان

ازکان شکر یکی شکر بین

پذرفت لطیفی جوانان

هر پیر کثیف ازهوایش

آن عاشق صادق مسلمانان

خاصه که دروست قیصر ما

بحر کرَمند و کانِ احسان

وان بَگلگ ما و آن اسد نیز

فخر رومست و هم خراسان

وان شاه بزرگ گرجی خاتون

وان قاضی بدر نور افشان

وان قطب زمان طراز شیراز

نور حق و دین ولی پنهان

وان صدر بزرگوار حمزه

فخر همه شحنگان کیهان

وان شحنۀ سرو قد و مه رو

کوهست عز و عزیز رحمان

وان مشرف فاضل هنرمند

تاج همه سروران و فتیان

وان سرورما اخی امیر حاج

سلطان کلام و فخر دوران

وان لولی ما حسام افصح

که نیست بخیر کس چو ایشان

وان باقی مردمان دیگر

بر جان و نهادشان ز یزدان

صد رحمت و آفرین  بهردم

یارب دهشان عوض تو آسان

دارند حقوق و لطف برما

اهلش را باد حور و رضوان[14]

راضیست ولد ز قیصریه

“Kayseri toprağında seçilmiş büyük kimseler vardır, bil!

Onlardan biri Hüsâmeddin’dir[15] ki, o yüce birinin oğludur.

Ki o, ömrünün başlarında âlim idi, sonraları ise dervişlerden oldu.

Fakr yolunda ilim dikendir, Hüsâmeddin dikeni bıraktı gülistân oldu.

Önce zeminse şimdi gök oldu, cahil idiyse de Allah’ı tanır oldu.

Şeker madeninden bir şeker gör de madenin tadını anla!

Katılaşmış kart ihtiyarlar, onun (Kayseri) havasıyla delikanlılar gibi lâtif hâle gelir.

Özellikle de orada bizim (Alâmeddin) Kayser’imiz vardır ki, o âşık ve sâdık Müslümanlardandır.

Kerem denizi ve ihsan madeni olan o bizim Beylik’imiz ve Esed’imiz de ordadır.

Anadolu ve Horasan’ın övüncü o büyük sultan Gürcü Hatun da ordadır.

O zamanın kutbu, Şiraz’ın süsü[16] ve nurlar saçan Kadı Bedir de oradadır.

O büyük makam sahibi Hamza ve gizli velî, Hakk’ın ve dinin nûru da ordadır.

Bütün büyük zâbitlerin övünç kaynağı ayyüzlü servi boylu şahne de oradadır.

O, Allah’ın değerli kıldığı hünerli müşrif Fâzıl da oradadır.

Bizim serverimiz, bütün serverlerin ve ahilerin baş tacı Ahî Emir Hac da ordadır.

Sözün sultanı, devrin övünç kaynağı, bizim mestimiz, söz ustası Hüsâm da ordadır.

Hayır hususunda kendilerinin benzeri olmayan diğer birçok zatlar da ordadır.

Her nefeste Yüce Allah’tan ruhlarına ve (o güzel) huylarına yüzlerce rahmet ve âferin olsun

Bizim üzerimizde hakları ve lütufları var. Ey Allah’ım kolaylıkla onlara karşılığını bağışla.

Veled Kayseri’den razıdır, (Yüce Allah) ahalisine huri ve cennetler ihsan etsin.”

 

Nurlu şehir Kütahya

Sultan Veled’in Kütahya şehriyle olan bağlantısı daha çok kızı Mutahhara Hatun iledir. Sâkıb Dedenin Sefîne’sinde nakledildiğine göre Mutahhara Hatun Germiyanoğlu Süleyman Şahla evlenmiş, bu evlilikten doğan Devlet Hatun da Yıldırım Bâyezid’le Osmanlılarla irtibat sağlamak üzere evlendirilmiştir (1378). Sefîne’nin tarihi açıdan imkânsız gibi görünen bu rivayeti Gölpınarlı tarafından da kabul edilmez.[17] İ. Hakkı Uzunçarşılıoğlu ise Kütahya Şehri adlı eserinde Germiyanoğullarının silsilesini verirken Mutahhara Hatunu Süleyman Şahın eşi olarak gösterir.[18] F. Nâfiz Uzluk ise Eflâkî Dede’den nakille, Ulu Ârif Çelebi’nin Kütahya’yı ziyareti sırasında Germiyanoğlu Yakub’la aralarında bir tatsızlık çıktığını, bunun üzerine Mutahhara Hatunun kızını alıp onun, yani dayısının kucağına vererek işi tatlıya bağladıklarına değinir. Devamında ise birçok Divanın kapağına Sultan Veled’in izniyle Mutahhara Hatunun Germiyanoğlu Süleyman Şahla evlendiğinin yazıldığını belirtir.[19] Bazı son dönem kaynaklarında ve makalelerinde ise Mutahhara Hatunun Germiyanlı Umur Beyle evlendiği (1276), bu evlilikten doğan kızın da Süleyman Şahla evlendirildiği kaydedilir. Dönemin en canlı kaynağı Eflâkî ise, Mutahhara Hatunun İlyas ve Hızır Paşa adında -ki, Süleyman Şahın da aynı adda iki oğlu vardır- iki oğlunun olduğunu belirtirken onun kiminle evlendiği konusunda isim vermez;[20] Umur Bey hakkında bilgi verirken de Mutahhara Hatunla evlendiğine dair söz söylemez.[21]

Bütün bu rivayetler bir yana, Mutahhara Hatunun Kütahya’ya gelin gittiği bir gerçektir. Süleyman Şahın torunu, İlyas Çelebi’nin oğlu Celâleddin Ergun Çelebi de Mutahhara Hatunun torunu olarak onun soyundan gelen bir Çelebi sıfatıyla Kütahya Mevlevîhânesi’nin ilk postnişînidir.

Sultan Veled’in ise Sipehsâlâr ve Eflâkî Dedenin eserlerinde Kütahya’ya gittiği ile ilgili bir nakil yoksa da aşağıdaki şiirinden oraya gitmiş olması kesin gibi görünmektedir. Ayrıca kızını verdiği şehre gitmiş olma ihtimali de oldukça yüksektir.

خُنك آنکس که دروی نشست شهری

نباشد همچو کوتاهیه شهری

فزون از حد برد حظّی و بهری

وگر دو شهر نشیند ازسعادت

نباشد نور او را هیچ ظَهری

مثال شمع کلی وجه مَحضست

بر و مَفِرست یارب جور و قهری

همی ماند بجنّت درلطاقت

کسی هرگز خوراند جامِ زهری

نگارِ شکّرین را بی گناهی

درو هر سو  روانِ عینی و نهری

درو هر گوشۀ باغی و راغی

ندیده کس چنان در هیچ دهری

درو یك قلعۀ محصور و موزون

ثنایش بر مَلازان کرد جَهری[22]

ولد را حُسنِ او چون گشت روشن

“Kütahya şehri gibi bir şehir yoktur, orada bir ay kalan kişi rahatlar.

Eğer iki ay kalırsa, hazzı ve istifadesi daha da artar.

(Şehir) mum gibi tüm iç hâlini yüzüne yansıtmıştır, nûru hiçbir zaman kesilmez.

Latâfetiyle cennete benzer, Yarabbi, ona (asla) cevr u cefa gösterme.

Tatlı mı tatlı suçsuz bir güzele kimse asla zehirli bir kadehi içirmez.

Onun her bir köşesinde bir bağ, bir bahçe vardır. Onun her tarafından bir pınar ve nehir akmaktadır.

Onun içinde surlarla çevrilmiş düzenli bir kale vardır ki, böyle bir sarayı hiç kimse görmemiştir.

Onun güzelliği Veled’e âşikâr olunca, açıkca fakirâne ona bu övgüyü söyledi.”

 

Doğruluk madeni Aksaray

Malazgirt zaferiyle birlikte Türklerin egemenliği altına giren Aksaray, 1142 yılından itibaren yeniden yapılandırılmaya ve Selçuklular’ın önemli kentlerinden biri olmaya başladı. Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan (1155-1192), Azerbaycan bölgesinden insanlar getirterek buranın Türk-İslam şehri olmasına büyük katkı sağladı.

Hz. Mevlâna dönemine gelindiğinde de siyasi önemini yitirmeyen Aksaray, özellikle Selçuklunun bir diğer önemli şehri Kayseri ve Konya arasında olmak hasebiyle de stratejik bir konumda idi. 1243 yılındaki Moğollara karşı alınan Kösedağ yenilgisi ile gerilemeye başlayan Selçuklular, bir taraftan kardeş mücadelesi içerisinde, diğer taraftan Moğol hükümranlığı ve onlar tarafından konulan ağır vergilerle mücadele etmekteydiler.

Bu süreç içerisinde kardeşi İzzeddin Keykâvûs II ile taht mücadelesine girişen Rükneddin Kılıçarslan (IV) 1248 yılında Sivas’ta Selçuklu tahtına oturdu. Moğollar her ne kadar kendisini Anadolu’nun sultanı olarak tanısa da daha sonra küçük kardeşleri II. Alâeddin Keykubad da tahtta ortak oldu ve her üçü aynı anda saltanatta bulundular (1249-1257).

Rükneddin Kılıçarslan tekrar 1260-1265 yılları arasında tek başına hüküm sürse de “barış görüşmeleri ve istişare yapmak” üzere Moğollar tarafından davet edildiği Aksaray’da 1265 yılında ziyafet esnasında Moğollar tarafından öldürüldü. Mevlâna’nın da müridi olan Rükneddin Kılıçaslan Aksaray’a davet aldığı zaman kendisini ziyaretle müsaade istemiş, Mevlâna da “gitmesen iyi olur” demişti. Ancak bu ikazı dinlemeyen sultan kendi hazin sonunu[23] hazırlamış, bu olay ardından da Mevlâna;

نگفتمت مرو آنجا كه آشنات منم – درين سراب فنا چشمۀ حيات منم[24]

“Demedim mi sana gitme oraya, seni bilen benim ancak

Bu yokluk serabında hayat çeşmen benim ancak”

matlâ beyitli meşhur gazelini söylemiştir. [25]

Yine sultanın kirişe gerilerek öldürülmesini çağrıştıran;

نگفتمت مرو آنجا كه مبتلات كنند – كه سخت دست درازند بسته پات كنند[26]

“Demedim mi sana gitme oraya ki seni belâya uğratırlar

Elleri çok uzundur onların, senin ayağını (sıkıca) bağlarlar.”

beytiyle başlayan gazel de Eflâkî Dedeye göre bu olayın ardından Mevlâna tarafından söylenmiştir.[27]

Sultan Veled Aksaray ile ilgili söylemiş olduğu şiirinde zaman zaman oranın halkından yakınmış olması yukarıdaki olayla ilintili olabilir.[28] Babasının çok sevdiği bir sultanın orada öldürülmüş olması ve kendi zamanında Moğol liderlerinin orayı ordugâh olarak kullanmaları ve herhangi bir direnç görmemiş olmaları da aşağıdaki şiirden anlayabileceğimiz tarihi bilgilerdir.

هر یك زشما دو صد جهانید

ای مردم اقسرا بدانید

لیك از ره روح زآسمانید

هر چند بجسم از زمینید

در باغ چو آب جو روانید

باخاك اگرچه همنشینید

بی پردۀ خاك جمله جانید

تن هست زخاك و هم شود خاك

زین پس زچه روی درگمانید

خورشید یقین چو روی بنمود

تا چند درین زمین نهانید

چون غنجه زخاك سر برآرید

کاندر کف شاه چون کمانید

در عشق چو تیر راست گردید

در پرده دگر نهان ممانید

خورشیدِ بهارِ عشق درتافت

امروز شما چرا هَمانید

دی چغد بُدید باز گشتید

زین گر نخورید پس خرانید

عیسی بَنهاد خوان باقی

باید که چو رستمان دَوانید

در رزم اگر مُبارِزانید

درخاك میان خون کشانید

سرهای حرامیان ره را

عمریست که جمله در فغانید

از لشکرِ زنگ چند اِستم

که معدن صدق و نقد کانید

چه شرح کنم دگر شما را

زین پس مه و سال در اَمانید[29]

چون روی ولد بچشم دیدید

“Ey Aksaray halkı bilin ki, her biriniz iki yüz cihansınız.

Her ne kadar beden olarak yerden olsanız da ruh bakımından göktensiniz.

Toprakla bir gibi olsanız da bağda ırmak suyu gibi akmaktasınız.

Beden topraktandır, toprak olacak. Siz toprak örtüsünü kaldırmışsınız, hepiniz cansınız.

Yakîn (şüphesizlik) güneşi yüzünü gösterince, artık şüpheye düşmeyin.

Gonca gibi topraktan baş çıkarın, ne zamana kadar zeminde gizleneceksiniz.

Aşkta ok gibi dosdoğru oldunuz, artık sultanın elindeki yay gibisiniz.

Aşk baharının güneşi doğdu, artık perde arkasında gizlenmeyin!

Dün baykuş idiniz, vazgeçtiniz; (peki) bugün neden tekrar aynı şekildesiniz?

Hz. İsa, dâimî sofrayı kurdu; eğer bundan yemezseniz yazıklar olsun! Savaş meydanında eğer savaşçı iseniz; Rüstemler gibi koşmanız gerekir.

Yol kesen haramilerin başlarını (vurun), kanlara bulanmış olarak yere düşürün.

Zenci ordudan (karanlık, hileli işler yapanlar; belki de Moğol ordusu) daha ne kadar zulüm göreceksiniz. Hepiniz feryad u figan ederek bir ömür geçiremezsiniz.

Artık size daha nasıl açıklayayım; siz doğruluk madenisiniz, o madenin cevherisiniz.

Madem ki Veled’in yüzünü gözünüzle gördünüz, bundan böyle aylar-yıllar boyunca emniyetle kalın.”[30]

Doç.Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

(Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü Müdürü)


[1] Divandaki şiirlerin dillere göre tasnifi için bkz. Sultan Veled Rubailer, haz. Veyis Değirmençay, Erzurum, 1996, s. 19 vd.; Divandaki Türkçe şiirlerin listesi için bkz. Divan-ı Sultan Veled, Neşr. F.Nafiz Uzluk, 1941, s. 93 vd.

[2] Mevlâna Celâleddin, Mektuplar, Çev. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1963, mektup no: LXII

[3] Bu medhiyeler ve dönemi siyasi ortam için bkz. Divan-ı Sultan Veled, s. 41-86;  Sultân Veled ve Maârif’i, haz. Hülya Küçük, Konya B. Şehir Belediyesi Yay., Konya, 2005, s. 32-39

[4] Bu neşri günümüze kadar tam metin olarak yapılan tek neşir olarak bilmekle birlikte, bu neşir esas alınarak İran’da da bir yayın yapıldığı yada yapılacağı duyumlarını alsak da bu konuda henüz net bir bilgiye ulaşılamamıştır.

[5] Konya şehrinin adı batılı eski kaynaklarda Como, Cunnyo, Cogno, Coyna ve Kon şeklinde de geçer. (bkz. Tuncer Baykara, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Konya İl Kültür Müd. Yay., Konya, 1998, 1985, s. 15)

[6] Oral, M. Zeki, “Hz. Mevlâna’dan Önce ve Zamanında Konya”, Resimli Hayat Mecmuası Mevlâna Özel Sayısı, 1953, s. 23 

[7] Mevlâna, divanındaki Türkçe bir şiirinde Anadolu fâtihi Alparslan’ı ve gâzilerini “Okçılardur gözleri hoş hemandur kaşları – Öldürür yüz süvari kimdür ol Alparslan” beyitiyle anar. (bkz. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, I-VII c., Kültür Bak.Yay. Eskişehir Ünv. Basımevi, 1992, I, s. LXXXV)

[8] Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri,  I-II c., MEB.Yay. İstanbul, 1989, II, 112

[9] Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr, IV, 270, Gazel No: CXXXIV, 1-4. beyitler.

[10] Mevlâna,aynı eser, II, 170, Tercî‘-i bend No: CXLVIII, 1. beyit

[11] Divan-ı Sultan Veled, s. 438, Gazel No: 711

[12] Divan-ı Sultan Veled, s. 462, Gazel No: 755

[13] Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, II, s. 221 vd. 

[14] Divan-ı Sultan Veled, s. 452 vd., Gazel No: 738

[15] Uzluk neşrinde bu kişinin Emir Satıyyü’l-Mevlevî’nin babası olabileceği belirtilmektedir.

[16] Kutbeddin-i Şirazî’yi kastetmektedir.

[17] Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s. 101, 103

[18] Bkz. age., İstanbul, 1932, s. 67, 226

[19] “Germiyanoğlu Yakup II Bey’in Vakfiyesi”, Vakıflar Dergisi, Sayı: 8, Yıl: 1969, Ayrı Basım, s. 77

[20] Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, II, 387

[21] Eflâkî, aynı eser, II, 345

[22] Divan-ı Sultan Veled, s. 550, Gazel No: 910

[23] Olayla ilgili bkz. İbn Bîbî, Selçuknâme, Yay. Haz. Mükrimin Halil Yinanç, Kitabevi Yay., İstanbul, 2007, s. 226 vd.; Kerimüddin Aksarayi, Selçukî Devletleri Tarihi, çev. M. Nuri Gencosman, Ankara, 1944, s. 169 vd.; Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, I, 158-161.

[24] Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Neşr. Bediüzzamân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995, Gazel no: 1725

[25] B. Furûzânfer, Mevlâna Celâleddin, çev. F. Nâfiz Uzluk, MEB Yay., İstanbul, 1990, s. 184

[26] Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Gazel no: 912, 1. beyit

[27] Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, I, 158 vd.

[28] Ne tesadüftür ki Sultan Veled’in oğlu ve yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği Anadolu’nun dört bir köşesine yaygınlaştıran Ulu Ârif Çelebi Aksaray’a yaptığı 10 günlük seyahatinde rahatsızlanmış, Konya’ya dönüşünden kısa bir müddet sonra da Hakk’a yürümüştür. (bkz. Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, II, 359 vd.)

[29] Divan-ı Sultan Veled, s. 436 vd., Gazel No: 707

[30] Kaynaklarda Sultan Veled’in Aksaray’a gittiği ile ilgili bir malumat yoksa da bu son beyitten kendisinin Aksaray’da bulunduğunu anlamak mümkündür.

 

 

Be Sociable, Share!